annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2015 Perşembe

Ben Bir Anne Doğurdum!

Blog yazmaya karar verdiğimde bir isim bulmam gerekiyordu. Aklıma ilk gelen isim bu oldu; Ben Bir Anne Doğurdum. Eşimle paylaştım, beğenmedi. Çevreme sordum beğenmediler. Emin olamadım ben de, kara kara düşündüm. Ay kaç gün isim aradım, en sonunda yazmayacağım ya daha isim bulamıyorum diye triplere girdim. Sonra bir tane buldum; Anne Koş Peşimden. Hatta açtım bu bloğu. Baktım baktım bir kaç gün, yok anacım içime sinmedi. Sonra dedim "Yaa kim ne derse desin ben ilk aklıma gelen ismi sevdim" ve ani bir kararla ilk seçtiğim isme geri döndüm.

Yaklaşık iki yıldır var bloğum ve defalarca ismi konusunda eleştiri aldım. Bloğun ismi üzerinden çocuğuma anne olma zorunluluğu dayattığımı iddia eden de oldu, oğlan doğursaydın ne yazacaktın diyen de :) Bloğunun ismini çaldığımı iddia eden, hatta bel altı vurup saçmalayanlar bile oldu! Bu süreçte hiç oturup da neden bu ismi seçtiğimi anlatmayı düşünmedim ama bu gün içimden geldi! Sebebini bilmiyorum ama merak ederseniz buyurun okuyun...

Anne olmak için bence çocuk doğurmak yeterli değildir. Annelik kadının kendi içinde yeniden yapılanmasını gerektiren bir durum. Nasıl ki hamilelik sürecinde kadının vücudunda bir sürü değişiklik oluşuyorsa, yavrusunu kucağına aldıktan sonra da ruhunda öyle büyük değişiklikler oluyor. O minicik, savunmasız bebekcik ona bakan kadının ruhunu alıyor, eviriyor çeviriyor ve bir anneye dönüştürüyor. Bu yüzden evlat edinen kadınlar da, tıpkı doğuran kadın kadar belki daha da fazla annedir. Annelik his işidir, yürek yangınıdır, akılla, mantıkla veya fiziksel zorunluluk sonucu "anne" olunmaz.

Ben kızımı kucağıma aldıktan sonra ruhumdaki bu değişimi çok net hissettim ve eminim ki çoğu kadın da hissetmiştir. Öyle sıcak, merhametli, sabırlı, sevecen, şükür dolu, şefkat dolu, fedakar, ve teslim olmuş bir hal ki bu hal, insanın hayatı yeniden anlamlandırmasına sebep oluyor. Ama bu yeni hal ile eski hal arasında çok büyük uçurum varsa olay bir süre sonra çatışmaya dönüşüyor. Bir an kucağındaki çocuğa şefkat dolu gözlerle bakarken, bir an sonra "off yapamıyorum, hiç bir şeye yetemiyorum" diye isyana girilebiliniyor.  İşte ben içimdeki kadının annelik ile mücadele ettiğini hissettim. Değişime tepki verdiğini gördüm. Bazen isyan ettiğini, eski haline dönmeye çalıştığını anladım.

Aynen çocuğumu doğurdum gibi, içimdeki anneyi de ben doğurmuştum ve nasıl çocuğumu büyütüyorsam onu da büyütmem gerekiyordu. Bazen isyan edecek bazen kaçmaya çalışacaktı belki ama o anneydi, yapmam gereken tek şey o anneliğe teslimiyetti. İşte buna çabaladım ve hala çabalıyorum. Bu gün geldiğim noktada sevinerek görüyorum ki, o eski isyan halleri çok azalmış, ruhum daha dingin ve teslim olmuş halde. Mutluyum tabii ama yolun daha çok başındayım. Daha neler göreceğiz kim bilir... 

Yani bu blog aslında Azra'nın büyüme sürecinden çok benim ruhumun çalkantılı anne olma sürecini anlatacaktı. Son kez şöyle açık açık yazayım; Azra ileride anne olacak diye değil bu isim, tamam mı? Anlaştık mı? :)





 
Devamını Oku »

30 Ocak 2015 Cuma

Yolculuk...

Normalde hiç aklıma gelmez, geçen gün bir dizi aklıma düştü. Önceden takip ettiğim bir yabancı dizi. Bir bölüm izleyeyim dedim. Demez olaydım! O kadar zorlandım ki anlatamam. 45 dakikalık diziyi izlemem bir günümü aldı. "Çocuklu hayat" deyip durdukları şeyin farkı dank etti kafama. Kafama esip de bir bölüm dizi izleyemiyorum ya hu! Onu geçtim istediğim zaman uyuyamıyorum, duşa giremiyorum, yemek yapamıyorum, temizlik yapamıyorum, kitap okuyamıyorum, nete giremiyorum, telefonla bile konuşamıyorum! Azra öğle uykusuna yatmadan önce, o uyurken yapmam gereken işleri kafamda listeliyorum ama uyuduğu anda basiretim bağlanıyor sanki, onu mu yapsam, bunu mu yapsam diye elim ayağıma dolanıyor, yine bir şey yapamıyorum.

Şikayet etmek değil amacım, çok şükür halime, iyi ki kızım var. Ben sadece içinde bulunduğum durumu belirtmek istiyorum.  Sanırım hala bazen çocuklu bir kadın olduğumu garipsiyorum. Yani üniversitede okurken bağımsızlığından ödün vermemek adına tek başına ev tutmuş, hem çalışan hem okuyan bir kızdım ben. İstediğim zaman, yataktan kalkar, acıkınca yemek yer, canım sıkılınca istediğim filmi izlerdim yahu! Ya da eşimle bir anda kalkıp hadi sinemaya gidelim diyebilirdik mesela. Şimdi kafama esip hiç bir şey yapamamayı geçtim, planladıklarımı da yapamıyorum. Sırf buraya kadar ki yazıyı yazana kadar üç kere ağladı ve yanına gittim. Uyurken bile ilgi bekliyor! 

Demem o dur ki bazen bocaladığımı hissediyorum.  Mesela evde her yer her yerde, karnım aç, Azra paçama yapışmış bir biçimde dolanırken, yada dışarıya çıkabilmek için kendimi parçalarken veya o arkada hiç susmadan ağlarken araba kullanabilmek için insan üstü bir çaba sarf ederken. Sanki tek yaptığım çabalamak, sonuç yok!

Böyle yazıyorum, bir yandan da pişman oluyorum! Aslında tün bunlar anneliğin tadı tuzu... Onun kucağıma çıkmak, benimle birlikte olmak için çaba sarf ettiği günleri ileride özleyeceğim. Gözümün içine baka baka, bardağı yere atmasını hatırlayıp güleceğim. Koyun koyuna uyuduğumuz günleri düşünüp gözlerim dolacak, hüzünleneceğim(ki şuan bile gözlerim doldu). Zaman öyle çabuk geçecek ki, gün gelecek "bebekliğini hatırlayamıyorum" diyeceğim!


Bir yolculuk hayat, en zorlusundan. Anı yaşamam gerek, en vurdum duymazından, en coşkulusundan. Böyle köşeye sıkıştığım, elim ayağımın birbirine dolandığı anlarda onun gözlerine bakıp gülebilmem gerek. Çaresiz hissettiğimde oturup ağlamam sonra tekrar çabalamaya başlamam gerek. Mutluluğu bir şeylerin sonucuna bağlamak yerine, bir tercih olarak seçmem gerek. Taşlara, çamurlara, dikenlere, engellere odaklanıp, yağmuru hissedemeden, gök kuşağını görmeden, çiçekleri koklamadan, kuşları dinlemeden geçersem bu yollardan, yolculuğun ne anlamı kalır?




Devamını Oku »

27 Aralık 2014 Cumartesi

Annemin (Bed)Duası

Allah sana senin gibi bir kız çocuğu versin!

Bakmayın böyle sakin sakin etkinlikler yapıp, usul usul yazılar yazmama, geçmişim kabarık benim:)

Yaramazlık anılarım bebekliğimden başlar, çoğunda kıkır kıkır güldüğüm bir sürü hikaye anlatır annem. Balkon demirlerine tırmanma, her sabah vitrini boşaltıp antreye taşıma, balkondan aşağıya küllük fırlatma, annemler yatakta uyurken ceset çizer gibi rujla etraflarını çizme, bebek yağıyla aynaları yıkama,  biraz büyüyünce kapının önüne sandalye çekip kilidi açmaya çalışarak  kardeşimi de alıp evden kaçmak isteme gibi. Bayağı zor çocukmuşum :)

Ergenlik zamanlarım ise annem için çok daha zordu. Oldum olası çok konuşan, her şeye muhalefet olan biriydim. Bırakın annemi, okuldaki hocalarımı bile çılgına çevirmişliğim çoktur. "Susmayacağım işte susmayacağım. Haksızlık yapamazsınız!" diye ortalarda dolanırdım :) Şimdiki çevrem pek bilmez ama lise arkadaşlarım özellikle Merveciğim iyi bilir o hallerimi. Kızın öğrencilik yılları "Sus Özlem, tamam haklısın ama susman gerek. Onlar hoca biz öğrenciyiz" gibi cümleler kurarak geçti.

Üniversite yıllarımda biraz durulmuş olsam da yine vukuatlarım çoktu. Mesela bir kere hoca bana hakaret ettiği için sınav kağıdını buruşturup hocanın yüzüne fırlatarak sınavdan çıktım ve kendisini rektörlüğe şikayet ettim. Tabii sınıfta kimse dersten kalmaya cesaret edemediği için şahit olmadı, şikayetim bir işe yaramadı ama olsun :)


Bu çağlarımda annemle çok tartışırdık, ben hep susmayacağım modundaydım :) Ne derdim varsa! Geç içeri otur kardeşim niye gidiyorsun kadının üstüne? "Yok ben duramam, gidip anlaşmam gerek" diyerek gider, kadını delirtip dönerdim :) Böyle zamanlarda annem hep bana "Allah sana senin gibi bir kız çocuğu versin" derdi. Ben de "Versin işte ne güzel, çok sevinirim" diye cevap verirdim :) Cahil cesareti :)

Bütün bunları neden anlattım?

Geçen aileme Azra'nın kaşık, kepçe ne varsa çamaşır makinesine doldurduğu videoyu gönderdim :) Ben biraz gülerler, ah ne tatlı derler falan derken aldığım cevaplar aynen şöyleydi: "Bu kız aynı sen, aynı senin bebekliğin. Sen de böyle yapardın!"

Önce sevindim ay ne güzel falan... Sonra birden jeton düştü. Ben mi? Benim gibi mi? Ayyyy....

Anneciğim duaların kabul mu oluyor acep bilemiyorum, yapacak bir şey yok, başa gelen çekilecek :)





Devamını Oku »

9 Aralık 2014 Salı

Biraz da Ben!


Renkli aktiviteler, tatlı bir bebek, mutlu bir aile... Peki ya ben?
Annelik nasıl gidiyor? Peki ya hayat?

İtiraf etmem gerekirse Azra'nın doğumundan 6. ayına kadar tam bir kaos içindeydim. Her akşam bu günde bitti çok şükür diyerek yatağa giriyordum. Sanki dünyaya buğulu camlar arkasından bakıyordum. Mutluydum aslında ama içimi sıkan, beni boğan bir şeyler vardı sürekli. Bazen çok sinirlendiğimi hissediyordum, nedensiz yere. Ağlamak istiyordum. Bazende yatakta öylece uzanıp boş boş tavana bakıyordum. İçimden hiç bir şey yapmak gelmiyordu, mutfağa girmek bile istemiyordum. Evi bir türlü toparlayamıyordum. 

Azra 6 aylık olduktan sonra biraz kendime gelmeye başladım. Gözlerimin önündeki perde aralanmaya başladı ama yine vardı o içimi sıkan şey. Neydi, nereden geliyordu bilmiyorum ama kurtulamıyordum. Azra 8 ya da 9 aylıktı tam bilemiyorum. Bir gün çok sinirlendim. Boş yere, kendi kendime.  Azra'ya bile tepki verdim, bağırdım. Sonra durdum, ne yapıyordum? 

Bir şeyler yanlıştı, bir problem vardı. Ben bu olmamalıydım. Aslında hayatım boyunca içimde taşıdığımı bildiğim bir canavarla yaşadım. Öyle ki bir anda çıkıveriyordu. Belki herkeste var bu canavarlardan bilemiyorum ama o gün anladım ki o canavar bana ait değildi. Niye taşıyordum? "Ben bu değilim!"dedim. Beni bulmam gerekiyordu. Daha önce de bahsettiğim Uzman Pedagog Adem Güneş'in radyo programlarını can kulağıyla dinlemeye başladım. İnsanı anlatıyordu. Çelişkileriyle, yanlışlarıyla, çaresizlikleriyle insanların ve özellikle annelerin mücadelesini anlatıyordu. 

Karar verdim, özüme dönecektim. Öncelikle sakinleşmem gerekiyordu. Sakinleşmek için önce kendimi dünyadan soyutlamaya çalıştım. TV izleme bitti, komşularla görüşmeyi azalttım. Bir süre canımı sıkacak hiç bir şey duymak istemiyordum. Hatta blog yazmayı bile azalttım. Azra'ya odaklandım. Onun gözlerine derin derin bakmak, emzirirken saçlarını okşamak, teninin kokusunu çekmek, kendimi ona bırakmak çok iyi geliyordu. Onunla iyi hissediyordum, gerçekten iyi.  Sonra eşime yöneldim, onu çok ihmal etmiştim. Eşimin de aynı kızım gibi beni iyi etme gücü vardı. Onu gerçekten dinlemeye, dertlerini anlamaya çalıştım. O da benim gibiydi, içini sıkan şeyler vardı. Ben onu anladıkça o da beni anlamaya başladı. Düzeliyorduk. Yavaş yavaş kendime geldiğimde otomatik olarak evimle de ilgilenmeye başladım. Gözüme kocaman kocaman gözüken işler küçülmeye ve keyiflenmeye, evim daha huzurlu bir yer halini almaya başladı.

Ve şuan... Eşim ve kızım yan yana mışıl mışıl uyuyorlar, evim derli toplu(çocuk odası hariç), elimde kahvem ve bisküvilerim... Çoook keyifliyim :)

Gerçekten İYİyim. Ne oldu peki? Ne değişti? Azra mı? Eşim mi? Ev işleri mi? Hiç biri değil.

Ben değiştim :) 5 ayda fark edilecek derece de sakinleştim ve bu en çok benim işime geldi. O kadar hafiflemiş hissediyorum ki anlatamam. Tabii hala bazı durumlarda sinirlendiğimi hissediyorum ama sakinleşmem çok zamanımı almıyor. Huzurluyum.

Sadece keyfim için bir şeyler yapabiliyorum, mesela kek :) Kek yapabildiğimi bile unutmuşum. Sadece günü geçiştirmeye uğraşmışım. Ayrıca keçeyle ilgilenmeye başladım, ufak çapta bir hobi edindim. Artık bloğuma çok daha keyifli şekilde yazı yazıyorum. 

Aslında bu durumdan en çok istifade eden kişi Azra :) Çünkü tam bir serbestlik içinde. O ne yaparsa yapsın çok sakin karşılıyorum. Çok nadir sinirlendiğimi hissedersem direk ona sarılıyorum :) Hiç bir şeyim kalmıyor. Döküyoruz, saçıyoruz birlikte. Sonra da birlikte temizliyoruz :) Azra toz almayı öğrendi, iş yapıyor bana :) Eşim de Azra'ya benim gibi davranıyor, hayır kelimesini kullanmamaya çalışıyoruz mesela. Yapmaması gereken şeylerde, bıçağı ellemek gibi, kesin tavrımızı koyuyoruz tabii. Gözümüzün içine bakıyor ve yapmıyor :)

Ailecek mutluyuz, ÇOK ŞÜKÜR.

Ben bunları neden yazdım? Bilemiyorum, belki dertleşmek belki de benim gibi hissedenlere bir ışık yakmak için... 



Devamını Oku »

15 Ağustos 2014 Cuma

Kızım 9 Aylık Oldu :)

Vay arkadaş... Derlerdi de inanmazdım... Öyle yatağa koyunca duran bebek en iyisiymiş :) Bizim prensesin emeklemeye başlamasıyla benim az olan boş vaktim neredeyse hiç kalmadı. Bütün gün bir o benim peşimde, bir ben onun peşinde dolaşıp duruyoruz. Uykusu da günde bire (bazen 1,5) düşünce, uyur uyumaz bir kaç işimi tamamlamaya çalışıyorum. Dolayısıyla yazı yazmakta çok zorlanır oldum, içim içimi yiyor :( 

9. ayımızın en önemli olayı kızımın ilk bayramını yaşamasıydı :) Bayram için 8,5 saatlik bir araba yolculuğuyla yaşadığımız şehir olan Kayseri'den, ailelerimizin yaşadığı şehir olan İstanbul'a gittik. Bebekle araba yolculuğu genel anlamda çok zor değildi. Fazla ek gıda yemediği için yol boyunca sadece emzirdim. Yolculuğumuzun neredeyse yarısında uyudu fakat uyanık olduğu saatlerde koltuğunda oturmamak için direndi. Elimden geldiğince koltuğunda tutmak için uğraştım. Ama durmadığında mecburen kucağıma aldım. Oyalamak çok zor oldu. Bin bir takla attım, molalarda şoförlük de yaptı :) Kesinlikle bol bol oyuncak almak yada elinize geçen her şeyi oyuncağa dönüştürebilmek gerek. Biraz zorlandık ama gittiğimize değdi. 

Küçük hanım akrabalarını gördü, kendini pek sevdirmese de genel anlamda mutluydu. Bayramda ailelerimizle birlikte olmak, kızımıza bakarlarken gözlerindeki sevgiyi görmek bizi de çok mutlu etti. Bu arada bizim küçük hanım kendisinden 23 gün büyük olan amcasının oğluyla da buluştu. Birlikte oynadıkları pek söylenemez çünkü kuzen çok hareketli, yerinde durmuyor. Bizim kız genellikle ağzı açık bir şekilde onu izliyor :) Oynamadılar fakat saç çekmek suretiyle ilk kavgalarını ettiler :)

Gelelim gelişim durumlarına... Küçük hanım artık besbelli yürümeye hazırlanıyor. Emeklemeyi pek sevmediğinden sürekli ellerinden tutup yürütmemi istiyor. Koltuk kenarlarında geziyor. Çekmeceleri açıyor. Her sabah çorap çekmecemin tamamını boşaltıyor.

Peçeteler ve kağıtlar konusunda başımız dertte. Küçücük bir peçete parçası yada kağıt parçası bulsun yerde direk ağzına atıyor. Ağzını silerken bile peçeteyi yemeye çalışıyor. Tuvalet kağıdına ulaşmak için kendini parçalıyor. Gerçi sadece peçete değil ne bulursa yemeye çalışıyor. Artık çoğunu engellemiyorum çünkü yetişemiyorum. Zarar görebileceği cisimlerden uzak tutuyorum diğerlerini çok önemsemiyorum.

Bir de başıma babacı bir kız oldu çıktı. Biz başbaşayken problem yok fakat babası gelince bana gelmez oldu. Babasının kucağındayken ben istediğimde, elini aşağı yukarı doğru sallıyor, ııııııııhhh diyor ve kafasını çevirip babasına sarılıyor. İlk yaptığında inanamadım. İtiraf etmeliyim ki ilk üç gün kendimi kötü hissettim. Sonra saçmaladığımı fark ettim :) Şimdi biraz daha iyi sayılır arada bana da pas veriyor. Babasıyla arasındaki ilişki güçlendiği için mutluyum.

Bence bu ayın en önemli gelişmesi istediklerini ve istemediklerini, sevdiklerini ve sevmediklerini artık tam olarak belirtmeye başlaması. Mesela uykusu geldiğinde ellerinden tuttuğumda başka odada da olsak yürüyerek yatağa gidiyor. Karnı toksa kesinlikle ağzını açmıyor. Bebe bisküvisini paketinden tanıyor ve onu görünce heyecanlanarak istiyor. Susadıysa suyu görünce heyecanlanıyor. İstemediği bir yiyecek yedirmeye çalıştığımda elime vuruyor yada kaşığı tutuyor, kafasını çeviriyor. Karnı açsa kaşığı ağzını açarak ve heyecanlanarak bekliyor. İstediği bir şey olmadığında elindekini fırlatıyor, kötü bakışlar atıyor ve gürültülü biçimde ağlıyor. Parka gittiğimizde geri dönmek istemiyor, arabasına koyunca ağlıyor. Sallanmayı ve kaydıraktan kaymayı çok seviyor. Kaydırağın tepesine koyduğumda kendini ittirerek kaydırıyor. Müziği çok seviyor, duyunca ileri geri sallanarak oynuyor. Beşiğinde oynamayı çok seviyor. Hareket ettikçe beşik sallandığı için çok mutlu oluyor. Daha aklıma gelmeyen çok icraatı var küçük hanımın...

Gün içinde ben neredeysem kızım da orada. Yalnız kaldığı an ağlamaya başlıyor. Bu bazen çok yorucu oluyor ama aynı zamanda hoşuma da gidiyor. Çünkü onu doya doya yaşıyorum. Her anında yanındayım. Beni görünce gözlerinin parlaması, yüzünün gülmesi kadar güzel bir duygu yok sanırım...

Onu çok seviyorum...



Devamını Oku »

24 Temmuz 2014 Perşembe

Çocuk Büyütmek ama Nasıl?

Hamileliğimden beri anne- çocuk ilişkileri benim için merak konusu oldu. Dışarı çıktığımda hep anneleri inceliyordum. Acaba kızımla ilişkimiz nasıl olacak, bir yaşında ne yapacak, üç yaşında ne soracak gibi sorularla etrafımı gözlemliyordum. Fakat bu gözlemlerim sonucunda çok büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Karşılaştığım tablolar şöyleydi; kimi zaman tatlı tatlı bir şeyler anlatan çocuğa "Sabahtan beri dır dır dır, bir sus artık başım ağrıyor" diye tepki veren, kimi zaman ağlayan çocuğa "Eve bir gidelim bak sen göreceksin" diyen, çocuğu kolundan tutup sürükleyen, hastanede ağlayan çocuğa "Bak şimdi çağıracam hemşireyi sana iğne yapacak" diyen, otobüste mızmızlanan çocuğa "Böyle yaparsan bir daha senin annen olmam" diyen, parkta elinde tabak çatal çocuğun ağzına bir şeyler tıkıştırmaya çalışan anneler ve her fırsatta bağırıp kendini yerlere atan, annesine tekme atan, tüküren ve her daim somurtan mutsuz çocuklar.

Bu tablo benim kafamdaki anne - çocuk ilişkisine hiç uymuyordu. Bir yerlerde bir hata yapılıyor olmalıydı. Araştırmaya başladım. Bir çok kaynak okudum, video izledim. Fakat yine hayal kırıklığı. Hiç biri kafama yatmadı. Öyle tavsiyeler var ki, sanki çocuk değil canavar yetiştiriyoruz. Ağlasın umursama, çok fazla kucağına alma, ceza ver, ödül ver, düşünme paspasında beklet, vali ile korkut vs... 

Yılmadım okumaya ve araştırmaya devam ettim ve sonunda "İşte bu!" dediğim iki çocuk eğitimi sistemiyle karşılaştım: Montessori Felsefesi (Maria Montessori) ve Anadolu Pedagojisi ( Adem Güneş).

Bu iki görüş birbirini tamamlıyor aslında. Anadolu pedagojisiyle işin özünü anlayıp, montessori ile uygulamaya geçerek özü bozulmamış, duyarlı ve sağlam karakterli çocuklar yetiştirmek mümkün olabilir. 

Gerçekten düşünürken bile heyecanlandığım bu iki görüşü uzun uzun açıklamak istiyorum fakat bu öyle bir yazıda yazayım bitsin denecek bir konu olmadığından yavaş yavaş, haftalara yayarak anlatmam gerek.  

Kısa bir giriş yapayım...

Çocuk her şekilde büyür. Yani siz bir çocuğu bir odaya kapatıp, sosyal etkileşime girmeden sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılayarak büyütebilirsiniz. Dışarıdan bakıldığında diğer çocuklardan hiç bir farkı olmayabilir. Ama içerisinde o çocuk, insani özellikleri taşımaz. Bu uç bir örnek olmuş olabilir, ama günümüzde anne babasını kesen, küçücük çocuklara tecavüz eden, masum çocukların üzerine bombalar yağdıran kişiler sizce insani değerler taşıyor mu? Bunlara insan derken içiniz sızlamıyor mu? Kim büyüttü bunları? Anne babalar. Peki sizce bütün kainatı mükemmel bir şekilde, güzellikler içinde yaratan yüce Allah, bu insanları bu şekilde yaratmış olabilir mi? Tabii ki hayır. Her insan mükemmel bir ruhla doğar. Onu bozan, parçalayan ve içerisinden bir canavar çıkaranlar bizleriz. Anne- babalar, akrabalar, komşular, çevre, toplum... Bu ruhları bozulmuş çocuklar dönüp dolaşıp bizim başımıza bela olmuyorlar mı? Savaşları kimler çıkardı? Katliamları kimler yaptı? 

Peki ileride benim çocuğum, ne yapacak?  Nasıl bir insan olacak? 

Biraz düşünmek lazım... Çocuk büyütürken itinalı davranmak lazım... Yoksa her çocuk büyür, büyür de nasıl büyür? 

Mesele çocuğa saygı duymak, değer vermek... Onu kendine benzetmeye çalışmadan, kalıplara sokmadan, adam(!) etmeye uğraşmadan, ceza vermeden, şiddet uygulamadan, minnet duygusu oluşturmadan, incitmeden, alay etmeden, olduğu gibi kabul ederek ve kendini bulma yolculuğunda ona en güzel şekilde rehberlik ederek büyütmek...

İşte bu aralar gönül verdiğim konu budur. Takip etmek isteyenlere duyurulur :) 

Devamını Oku »

3 Haziran 2014 Salı

Biri Bizi Yapıştırsın!

Fenalardayım...

Bizim zilli hanım artık emzik emmiyor! İki aylıkken kullanmaya başladığı emziği 6 aylıkken bıraktı. Kendi kendine... Tövbe etmiş sanki, bırak ağzına koymayı görünce bile ağlamaya başlıyor.

"Nasıl oldu?" diye sorarsanız, vallahi bilmiyorum! Biberonu da emmiyor. Oyuncak gibi oynuyor! Biberona ihtiyaç duymuyorum ama emzik olayı mahvetti beni...

Nasıl başlamıştık emziğe... 

İlk 40 gün "Ben kızıma yalancı meme vermem, adı üstünde yalancı! Beni emmek yerine plastik mi emsin yavrum" diye tutturmuş ve yoğun ısrarlara rağmen emzik vermemiştim. Fakat yoğun gaz sancıları ve bitmek bilmeyen ağlamalar beni yıldırdı. İç sesimi bastırdım ve emziği verdim! 50 günlük falandı...

İlk üç gün emziği emmedi! Kesinlikle reddetti! İçimde bir parça sevindi, "Kızın seni tercih ediyor" dedi :) Sonra bir süre hiç denemedim! Yaklaşık 10 gün sonra, çıldıracağım bir anda, bir daha deneyeyim dedim ve bu sefer emdi :) Ağlayan kız bir anda sustu ve uykuya daldı! Nasıl mutlu olmuştum anlatamam! 

Öyle her dakika emzik ağzında olan bir kız değildi! Emzirdikten sonra emziği verip yatağına yatırıyodum, yada emziği verip ayağımda sallıyordum. (Bu arada artık kesinlikle sallanmak da istemiyor) 5 aylık olduğunda sadece uyurken emiyordu, başka zaman ihtiyacım olmuyordu. Mutluydum!

Sonra ne olduysa oldu, kızım artık emzik emmiyor ve beni emmeden uyumuyor! Neler deniyorum, yoook! 

Yarım saat emecek, emerken uyuyacak, yavaş yavaş meme ağzından alınacak, ürkütmeden yatağa yatırılacak! Meme ağzından alındığında ağlamaya başladıysa yeniden verilecek! Yatağa yattığında ağlamaya başlarsa, alınıp tekrar memeye koyulacak! Bazen uyutmam 1 saati buluyor!

Aynı durum gece de yaşanıyor! Uyku sersemi uğraşamıyorum, yanıma alıp emziriyorum, öyle sabaha kadar uyuyoruz! Bu durumdan çok rahatsız oluyorum. Yanımda yatmaya alışmasını istemiyorum! Yatağını bilsin. İki ay önce yatağını odamdan ayırmayı bile düşünüyordum, şimdi geldiğim duruma bak! Uyku düzenimiz mahvoldu!  

Ağlatarak uyutmayı bile denedim ama dayanamadım. Aslında bir kaç gün kendi kendine uyudu. Tam oldu bu, hemen yazayım bloguma dedim ama bir anda hooop başa döndük. Emzirmediğimde kendini parçalıyor resmen! Dayanamıyorum!

Bu böyle gitmez! Bir çare bulmak lazım... 

Bir çözüm yolu bilen yok mu??? 

Devamını Oku »

24 Nisan 2014 Perşembe

Annelik...

Ne zamandır ben de blog yazacağım diye ortalarda dolanıyordum. Bu güne kısmetmiş :) Acemi bir blogger ve acemi bir anne olarak ilk yazımla karşınızdayım. Aslında esas amacım kızımın ilerde bunları okuyup "Ah garip anam, çilekeş anam neler de yapmış benim için" demesidir. :) Şaka bir yana şuan 5,5 aylık olan prensesimin her anının kaydını tutmak istiyorum. Hamileliğimden bu yana tuttuğum günlüğümü artık halka açıyorum:)

Öncelikle ben kimim? Çok güzel bir çocukluk geçirmiş, çok anlayışlı ve sevgi dolu ebeveynleri,iki tane cadı kardeşi olan, üniversite okumuş, liseden beri aşık olduğu adamla evlenmiş, yüksek lisansını yarım bırakmış ve annesi gibi 25 yaşında kızını kucağına almış bir anneyim.


Hamile olduğum andan itibaren bebeğim için her şeyin en iyisini yapmak istedim. Bu yüzden sürekli araştırdım. Bir çok blog takip ettim. Kitaplar okudum. Videolar izledim. Tecrübeli annelere danıştım. Annemle konuştum. Kızımın odasını eşyalarını hazırladım. Hiç eksik bir şey bırakmadım.  Doğum yaklaştığında artık "ben hazırım" diyordum. Açıkçası kimseye söylemesem de içten içe " Herkes bebek bakmak zor diyor, ne var Allah aşkına. Amma da abartıyorlar. Yedir, altını temizle, uyut. Neymiş öyle saatlerce ayakta sallamak, ben alıştırırım onu yatırırım uyur. Öyle çok da ağlamaz benim bebeğim, sakin sakin büyüteceğim için o da sakin mutlu bir bebek olur" gibi şeyler düşünüyordum. (Kendimi rezil etmemek için diğer düşüncelerimi yazmıyorum:)) Taaki o küçücük meleğimi kollarıma alana kadar. 

Kızımı 1,5 saatlik bir sancı ve 1,5 ıkınma sonrasında doğurdum. Kolay bir doğumdu. Kızım acele edip 23 gün önce doğduğu için, bir de genetik olarak bana çekip minyon olduğu için 2550gr 49cm olarak doğdu. Onu ilk gördüğümde "Ne kadar küçük" diye düşündüm ve işte o anda nasıl büyüteceğim sorusu beynimin içinde dolanmaya başladı. Telaşlandım... Ve hala telaşlıyım... 

Bu gün kızım tam 5 ay 19 günlük. Bu süreç boyunca çok defa hastaneye gittik, üç gün hastanede yattık, bir defa zehirlendik,bir kere kafa üstü düştük, neredeyse her gün "Bu kıza ne oldu?" diye akla karayı seçtik, her yaptığımızı internetten araştırdık, en ufak sorunda karaları bağladık.Evet çok zorlanıyorum. Hiç bir şey tahmin ettiğim gibi gitmiyor. Asla yapmam dediğim her şeyi yaptım (ayakta sallamak daha doğrusu sallananılabilecek her yerde sallamak, emzik vermek, saç kurutma makinesi sesi dinletmek gibi). Bazen kendimi çok çaresiz hissettim. Bazen ağladım.Ama sorun bana "Hayatın boyunca yaşadığın en güzel duygu ne?" diye. Milyonlarca kere de sorsanız her seferinde tereddütsüz "ANNELİK" diyeceğim.

İşte blogumun adı böyle geldi aklıma. Evet bir kız çocuğu doğurdum, ama aslında bir anne de doğdu o sırada. Ben doğurdum ve büyütüyorum ikisini de.Tecrübelerimi benim gibi tecrübesiz annelerle, anne adaylarıyla ve okumak isteyen herkesle paylaşmak istiyorum. Umarım keyif alırsınız.







Devamını Oku »