Adem Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adem Güneş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2015 Pazartesi

Merak!

Kızım vitrini keşfediyor!

Bebeklerdeki merak duygusunu hayranlıkla izliyorum. Öyle hevesliler ki bir şeyler öğrenmeye! Sürekli yeni şeyler keşfetmek için çabalayan bu küçük insanlar büyüyünce, "Amaan banane yaa! Bunu öğrensem ne olur öğrenmesem ne olur!" diyen bıkkın, bezgin genç bireylere dönüşüyorlar :( Ne kadar acı!

Bunun sebebi hevesliyken karşılarına çıkan engeller! Çok engellenen bebekler, okula gitmek istemeyen çocuklara, hayattan bıkmış gençlere dönüşüyorlar. Tabii bu dönüşümde bir çok etken var, ben sadece birinden bahsediyorum; köreltilmiş merak duygusu! Uzman Pedagog Adem Güneş'in merak duygusu hakkında yazdığı şu makaleyi okursanız birazdan anlatacağım şeyleri neden yaptığımı daha iyi anlamlandırabilirsiniz. Aksi taktirde "Bu çılgın kadın ne yapıyor yahu? Çocuk istedi diye bu duruma gelinir mi?"  soruları beyninizde dönebilir, uyarayım :)

Bizim kız bir süredir vitrini açabiliyor, açmakla kalmıyor, boyunun yetişebileceği her şeyi inceliyordu. Fakat vitrin olduğundan çoğu şey kırılınca kendisine tehlike yaratabilecek durumdaydı. Dolayısıyla çoğu zaman engellemek zorunda kalıyordum. Bu yüzden vitrinin bir tarafını tamamen boşalttım ve plastik bardaklar koydum. Tabii hanım efendiye yetmedi :) Diğer tarafa sardı bu sefer. Hafta sonu babası kızının merakını gidermek için alt raftaki bütün tabak çanağı önüne serdi ve canı sıkılana kadar oynattı. Sonra onları da kaldırdık ve oraya da kırılmayacak şeyler koyduk.

Bu gün yine vitrinler açıldı. Bu sefer hanım efendi üst raflara merak saldı. İlla oraya ulaşacak, onlarla oynayacak. Baktım olacak gibi değil, indirdim hepsini. En küçük bir şey kalmadı raflarda. Mutluluğu görmeniz lazımdı :)

Her şeyi tek tek inceledi, açtı kapattı, birbirine vurdu, ağzına soktu...

Sonra vitrinin içine girmek istedi, uzun bir süre orada oynadı. Bu resimde biblo gibi çıkmış :)

Tehlike yarattığı için vitrinin camını çıkardım, yere koydum. Onun üzerine çıktı, dans etti :)

İşte vitrinimiz yere serilmiş hali :)


Azra uyuyunca hepsini kaldırdım, vitrinler şuan bomboş. Oyuncaklarından koydum bir kaç tane. Aslında oyuncak çay takımı falan koysam çok tatlı olur :) Gelenlere onlarla servis yaparız artık napalım :)




Devamını Oku »

9 Aralık 2014 Salı

Biraz da Ben!


Renkli aktiviteler, tatlı bir bebek, mutlu bir aile... Peki ya ben?
Annelik nasıl gidiyor? Peki ya hayat?

İtiraf etmem gerekirse Azra'nın doğumundan 6. ayına kadar tam bir kaos içindeydim. Her akşam bu günde bitti çok şükür diyerek yatağa giriyordum. Sanki dünyaya buğulu camlar arkasından bakıyordum. Mutluydum aslında ama içimi sıkan, beni boğan bir şeyler vardı sürekli. Bazen çok sinirlendiğimi hissediyordum, nedensiz yere. Ağlamak istiyordum. Bazende yatakta öylece uzanıp boş boş tavana bakıyordum. İçimden hiç bir şey yapmak gelmiyordu, mutfağa girmek bile istemiyordum. Evi bir türlü toparlayamıyordum. 

Azra 6 aylık olduktan sonra biraz kendime gelmeye başladım. Gözlerimin önündeki perde aralanmaya başladı ama yine vardı o içimi sıkan şey. Neydi, nereden geliyordu bilmiyorum ama kurtulamıyordum. Azra 8 ya da 9 aylıktı tam bilemiyorum. Bir gün çok sinirlendim. Boş yere, kendi kendime.  Azra'ya bile tepki verdim, bağırdım. Sonra durdum, ne yapıyordum? 

Bir şeyler yanlıştı, bir problem vardı. Ben bu olmamalıydım. Aslında hayatım boyunca içimde taşıdığımı bildiğim bir canavarla yaşadım. Öyle ki bir anda çıkıveriyordu. Belki herkeste var bu canavarlardan bilemiyorum ama o gün anladım ki o canavar bana ait değildi. Niye taşıyordum? "Ben bu değilim!"dedim. Beni bulmam gerekiyordu. Daha önce de bahsettiğim Uzman Pedagog Adem Güneş'in radyo programlarını can kulağıyla dinlemeye başladım. İnsanı anlatıyordu. Çelişkileriyle, yanlışlarıyla, çaresizlikleriyle insanların ve özellikle annelerin mücadelesini anlatıyordu. 

Karar verdim, özüme dönecektim. Öncelikle sakinleşmem gerekiyordu. Sakinleşmek için önce kendimi dünyadan soyutlamaya çalıştım. TV izleme bitti, komşularla görüşmeyi azalttım. Bir süre canımı sıkacak hiç bir şey duymak istemiyordum. Hatta blog yazmayı bile azalttım. Azra'ya odaklandım. Onun gözlerine derin derin bakmak, emzirirken saçlarını okşamak, teninin kokusunu çekmek, kendimi ona bırakmak çok iyi geliyordu. Onunla iyi hissediyordum, gerçekten iyi.  Sonra eşime yöneldim, onu çok ihmal etmiştim. Eşimin de aynı kızım gibi beni iyi etme gücü vardı. Onu gerçekten dinlemeye, dertlerini anlamaya çalıştım. O da benim gibiydi, içini sıkan şeyler vardı. Ben onu anladıkça o da beni anlamaya başladı. Düzeliyorduk. Yavaş yavaş kendime geldiğimde otomatik olarak evimle de ilgilenmeye başladım. Gözüme kocaman kocaman gözüken işler küçülmeye ve keyiflenmeye, evim daha huzurlu bir yer halini almaya başladı.

Ve şuan... Eşim ve kızım yan yana mışıl mışıl uyuyorlar, evim derli toplu(çocuk odası hariç), elimde kahvem ve bisküvilerim... Çoook keyifliyim :)

Gerçekten İYİyim. Ne oldu peki? Ne değişti? Azra mı? Eşim mi? Ev işleri mi? Hiç biri değil.

Ben değiştim :) 5 ayda fark edilecek derece de sakinleştim ve bu en çok benim işime geldi. O kadar hafiflemiş hissediyorum ki anlatamam. Tabii hala bazı durumlarda sinirlendiğimi hissediyorum ama sakinleşmem çok zamanımı almıyor. Huzurluyum.

Sadece keyfim için bir şeyler yapabiliyorum, mesela kek :) Kek yapabildiğimi bile unutmuşum. Sadece günü geçiştirmeye uğraşmışım. Ayrıca keçeyle ilgilenmeye başladım, ufak çapta bir hobi edindim. Artık bloğuma çok daha keyifli şekilde yazı yazıyorum. 

Aslında bu durumdan en çok istifade eden kişi Azra :) Çünkü tam bir serbestlik içinde. O ne yaparsa yapsın çok sakin karşılıyorum. Çok nadir sinirlendiğimi hissedersem direk ona sarılıyorum :) Hiç bir şeyim kalmıyor. Döküyoruz, saçıyoruz birlikte. Sonra da birlikte temizliyoruz :) Azra toz almayı öğrendi, iş yapıyor bana :) Eşim de Azra'ya benim gibi davranıyor, hayır kelimesini kullanmamaya çalışıyoruz mesela. Yapmaması gereken şeylerde, bıçağı ellemek gibi, kesin tavrımızı koyuyoruz tabii. Gözümüzün içine bakıyor ve yapmıyor :)

Ailecek mutluyuz, ÇOK ŞÜKÜR.

Ben bunları neden yazdım? Bilemiyorum, belki dertleşmek belki de benim gibi hissedenlere bir ışık yakmak için... 



Devamını Oku »

1 Eylül 2014 Pazartesi

Aziz Misafir

Önceki hafta sonu çok yakın bir arkadaşımın düğünü için Tokat'taydık. Kızımın katıldığı ilk düğün olması ve gelin arkadaşımın canım ciğerim olması hasebiyle benim için önemli bir düğündü. Kızımın kıyafetini kendim hazırladım :) Sarı ve pembe kombinasyonu ona çok yakıştı. Küçük tacı, altın sarısı converse ayakkabıları bile vardı:) Ama küçük hanım gelin odasında çekildiğimiz bir kaç resim sonrasında, gümbür gümbür seslerin içinde mışıl mışıl bir uykuya daldığından dolayı başka resim çekilemedik. Kıyafetinden de hevesimi alamadım ama olsun, yaptığıma değdi. Herkes çok beğendi :)


Düğünden sonra diğer bir canım ciğerim olan arkadaşımın evinde kaldık ve ertesi gün çok sevdiğim ailesiyle birlikte Niksar Çamiçi Yaylası'nda piknik yaptık. Çok harika bir yer. Eşim de ben de orman hasretiyle yanıp kavrulan türden kişileriz. Dolayısıyla bizim için mükemmel bir ortamdı. Uzun zamandır görüşemediğim sevdiğim insanlarla buluşmak ve vakit geçirmek de kesinlikle paha biçilemez. Küçük hanım da cıvıl cıvıldı. Sürekli kendi kendine gülüyordu. Onun mutluluğu hepimize yansıdı. Sanırım o da annesi ve babası gibi doğayı çok sevecek:) 


Gelelim esas meseleye...

Daha önce Çocuk Büyütmek ama Nasıl? isimli yazımda bu aralar Anadolu Pedagojisi ve Montessori Eğitim Sistemi'yle ilgilendiğimden ve paylaşmak istediğimden bahsetmiş ve bir giriş yapmıştım. Şimdi biraz daha detaylandırmak istiyorum. Öncelikle Anadolu Pedagojisi'nden bahsetmek istiyorum çünkü işin özü buradan başlıyor.

Anadolu Pedagojisi şimdiye kadar sadece Uzman Pedagog Adem Güneş'ten duyduğum bir kavram. Aslında Osmanlı Devleti'nde çocuk yetiştirme ile ilgili bir kaç şey duymuş olmama rağmen, Anadolu'da halkın içinde çocukların nasıl yetiştirildiği ile ilgili hiç bir fikrim yoktu. Açıkçası üzerinde düşündüğüm bir konu da değildi. Ben hep gözümü Avrupa'ya dikmiştim. Genelde yabancı kaynakları okuyup oradaki tavsiyeleri hayatıma uyarlamaya çabalıyordum fakat uymuyordu. Mesela ağlatarak uyutmak... İçim kan ağlaya ağlaya denedim... İlk başlarda işe yarıyor gibi görünse de, sonuç : Annesine daha çok yapışmış bir bebek ve içi sızlayan bir anne.  Şimdi anlıyorum ki kaş yapayım derken göz çıkarmışım. Kızımın güven duygusunu sarsmışım. 

Anadolu Pedagojisini incelediğimde gerçekten benim değerlerimle uyumlu olduğunu gördüm. Adem hocamın radyo programındaki her cümlesini içim sızlayarak dinledim, Çocukluk Sırrı adlı kitabını kendi çocukluğumu değerlendirerek okudum.  Okuduğum ve dinlediğim her şey beni çok etkiledi. Fakat uygulama konusunda çok başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim çünkü bazı şeyler o kadar kalıplaşmış ki değiştirmekte çok zorlanıyorum. Ama yılmadan çabalamaya devam edeceğim.

Anadolu Pedagojisini Adem Güneş kısaca şöyle anlatıyor;

Çocuk Eğitimi kültür ve evrensel kabul görmüş değerlerden bağımsız olamaz.Birçok medeniyetlere ev sahipliği yapmış olan Anadolu toprakları çocuk eğitiminde kendine has bir usul ve yöntem takip etmiştir. Ve tarihe “İstanbul Beyefendisi, İstanbul Hanımefendisi” diye anılan saygın bir insan modelini ortaya koymuştur…
Maalesef globalleşen dünya ülkeleri kendi kültür ve değerlerinden koptuğu kadar çocuk eğitiminde de sorunlar yaşamaktadır. Ülkemizde de son yıllarda çocuk eğitiminde yaşanan sorunlar bundan farklı değildir.

Halbuki Anadolu Pedagojisi, ne kendi kültürel değerlerinden kopmuş ve ne de kendi dışındaki kültürlere kapalı kalmıştır…
Mevlana’nın ifadesi ile bir ayağını pergel gibi merkeze sağlamca basarak, diğer ayağı ile bütün dünyayı kucaklayacak bir eğitim felsefesi ortaya koymuştur Anadolu Pedagojisi… 

Ve bu eğitim felsefsi, sevgi ve inançta Mevlanaları, Hacı Bektaşları, Yunusları… 
Liderlikte Osman Gazileri… Fatihleri…
Musikide dillerden düşmeyen Dede Efendileri… ruhundaki inceliklerin sadece musikiye değil, çiçek ve bitkilere de ilgili kılan Buharizade Mustafa Efendileri (Itri)….

Duygu dünyasındaki incecik nakışları “hat” sanatı ile ortaya döken İsmail Zühdü Efendi, Derviş Ali Efendiler gibi binlerce şaheser insanın yetişmesinde vesile olmuştur…
Günümüz dünyasının “ben merkezci” eğiticiliğine karşı “sosyal empati” gücü yüksek insan yetiştirmeyi… duygu dünyasında incelikler barındırmayı, inançla gerilmeyi becerebilen, ruhu insan sevgisi ile dolu, kalbi güven duygusu ile donanmış çocuklar yetiştirmeyi amaç edinmiş bir pedagojik yöntemidir Anadolu Pedagojisi.

Şiddetten uzak, insana hak ettiği için değil, insan olduğu için saygı duyan, zihinsel değil, duyuların gelişimine önem veren eğitim sistemidir Anadolu Pedagojisi…
Eğitimde ceza ve mükâfat çocukları “edilgen” hale getirdiği için, ceza ve mükafatın eğitimde olmaması gerektiğine inanır Anadolu Pedagojisi…
Çocuğun fıtratını bozmadan, onu en doğal hali ile yaşama hazırlama rehberliğinin adıdır Anadolu Pedagojisi…
Bir başka deyişle, Anadolu pedagojisi çocuğa “zoraki” bir kişilik kazandırmak yerine, onun yaratıldığı en doğal hali ile kalabilmesi ve kendi fıtratını bozmamaya gayret eder… ve her çocuk özeldir der…
Bu maksat ile çocuğun biyolojik ritmin bozmadan, onu edilgen hale getirmeden, aşağılamadan, onurunu kırmadan, kendi doğal yaşamı içinde gelişimini desteklemektir Anadolu Pedagojisi…

Çocuk eğitiminin baskı ve zorlamalarla değil “duyarak” ve “hissederek” olduğuna inanır Anadolu Pedagojisi… Bu açıdan bakıldığında, kendi kültürel değerleri ile barışık ve modern dünyadaki gelişimleri de içinde barındıran, çocuğun var olduğu hali ile kabul gördüğü bir pedagojik yaklaşımdır Anadolu Pedagojisi…

Bu pedagojik yaklaşımın beni en çok etkileyen yanı çocuğa duyulan saygı... Bunu Çocukluk Sırrı adlı kitaptan bir kaç cümle ile açıklamak istiyorum;

Orta Çağ Avrupası'nda çocuğun 'günahkar' olarak dünyaya geldiği düşünülüyordu. Çocuk, 'şeytanımsı' insan olarak görülüyor,'bir gün bile yaşayıp vaftiz olmadan ölse, gideceği yerin cehennemin bizzat kendisi' olacağı söyleniyordu. Oysa aynı dönemde Anadolu'da çocuk, aile içinde 'aziz bir misafir' olarak kabul görüyordu. Çocuğun kişilik ve karakterine zarar gelmemesi için azami dikkat ediliyordu.

Dünkü Batı, çocukluk sırrından habersiz, çocuklarını 'ceza' ve 'şiddet' ile 'adam etmeye' çalışırken, Anadolu topraklarında evdeki aziz misafire -bırakın ceza verilmesini- kaşların dahi çatılması, 'insan ruhuna' saygısızlık olarak kabul ediliyordu.

Çocuğa değer vermek böyle bir şey... Onu Allah'ın bize emanet ettiği ve öyle yada böyle bir gün evimizden ayrılacak olan aziz bir misafir olarak kabul etmek... Bu düşünceyle ona sevgi, saygı ve sabır ile yaklaşarak onu ruhunu bozmadan büyütmek...

Yazılacak o kadar çok şey var ki bir sayfaya sığdırmak mümkün değil. Bir sonraki yazımda bu konuya devam edeceğim.


Devamını Oku »